Jean Baudrillard ve İmgeler Dünyası

0
222

    Sosyoloji, felsefe, kültür sosyolojisi, medya analizi ve gösterge-bilim üzerine çalışmalar yapmış post modernizim ile özdeşleştirilmiş 20.Yüzyıl düşünürü ve “Tüketim Toplumu” , Simülakrlar ve Simülasyon”, “Kötülüğün Şeffaflığı” kitaplarının yazarıdır. Günümüz toplumlarını tüketilen nesnelerin imge değerleri üzerinden incelemiş ve toplumların “Tüketiyorum öyleyse varım” mottosu ile ilerlediğini savunmuştur. İnsanların reklamlar ve imgeler aracılığı ile tüketilmeye sevk edildiğini, tüketilen nesnelerin ise maddelerle sınırlı kalmayıp insanların da tüketildiğini söylemiştir. Ayrıca ilginç bir yorumla birlikte hizmet sektöründe en çok tüketilen nesnenin “gülümseme”olduğunu ileri sürer. 1968 öncesi Marksist bir çerçevede incelenebilen Baudrillard daha sonrasında nihilist ve apolitik bir yaklaşım oluşturacaktır ve Marksist bir kavram olan “Meta fetişizmi” onun için “İmge Fetişizmi ”ne dönüşecektir.

     İnsanı oyuncakçı dükkânındaki bir çocuğa benzetir: büyülenen, algıları bozulan, dikkati dağıtılan özneler olduğumuzu ve satın aldığımız sahip olduğumuz ürünleri sadece imge değerleri için tükettiğimizi söyler. Buradaki imge değerinden kastımız o nesnenin iç dünyamızda toplum ve reklamlar aracılığı oluşturulmuş değeridir. Gösterilenin asıl öz nesneden görünürde bir farkı olmamasına rağmen aslında özün sadece bir simülasyonudur ve hayatımızda imge değeri öz değerinin üstüne çıktığı için asıl nesnenin tüm değeri yok olmuştur. Toplumun geldiği noktada imaj her şeyi belirler hale gelmiştir. Örneğin ünlü bir futbolcunun kullandığı ayakkabıların yok pahasına satılması, magazin ünlülerinin kullandığı “marka” ürünlerin fiyatının yüksek olması bu imge değerine örnektir. Satın alınan ürünün maliyeti düşük olmuş olsa dahi üstüne o “markanın” imaj haline getirilmiş amblemi basıldığında pazar değeri ve insanın hislerinde yarattığı etki artmıştır. Ayrıca aynı şekilde insanların imajlaşması da söz konusudur. Buna da ünlülerin kendi isimleri ile çıkardığı markalar örnek verilebilir. Baudrillard bu durumdan yola çıkarak Marksist kuramı eleştirmiştir. Marksizm’de 2 değer vardır: ilki öz değeri,yarar değeri ikincisi ise pazar değeri. Baudrillard diyor ki otantik değer yani yarar değeri ile Pazar değeri arasında bir fark kalmadı. Her şart altında değer pazarda belirleniyor ve bunu da imge değeri belirliyor. Marksist politik ekonomi de bu toplumsal ve simülatif durumu incelemeye yetemiyor.

    Baudrillard ve“Yeni” postmodern imge toplumunu üç aşamada incelemiştir: İlki imgeler ile oluşturulmuş, gerçeğin tıpa tıp bir modeli, “mış “gibi yapmayan neredeyse gerçekten hiçbir farkı olmayan simülasyondur. Baudrillard buna şu şekilde örnek vermiştir: “Örneğin, hastaymış gibi yapan kişi yatağa uzanıp bizi hasta olduğuna inandırmaya çalışırken, bir hastalığı simüle eden kişide bu hastalığa ait semptomlar görülür. Bu noktada simülasyon gerçekle sahte olan arasındaki farkı ortadan kaldırmaktadır; söz konusu kişi “gerçekten” hasta olmadığı halde hastalığı simüle ederek “gerçek” semptomlar üretmektedir, o halde bu kişi gerçekten hasta mıdır, değil midir?” Baudrillard’a göre, bu kişiye ne hastasın ne de değilsin denilebilir, çünkü artık kişiyi hasta veya sağlam olarak değerlendirebileceğimiz nesnel bir gerçeklik yoktur ve simüle etmek sahip olunmayan şeye sahip eder. İncelediği ikinci aşama ise simülasyon evrenindeki gerçekliktir yani “hiper gerçeklik”.Belki de gerçekten daha gerçek bir halüsinasyon. Bu aşamaların sonunda modernite boyunca batı dünyasının dışa doğru çoğalma, artma, gelişme istenci imge dünyası ile gerçekleşen anlam patlaması sonucunda tüm anlamların felç olması ve özlerin anlamı yitirmesi ile birlikte insanların duyarsızlaşması yani üçüncü aşama olan “içe çöküş” gerçekleşti.

    Bu bahsini ettiğimiz bağlamların hepsi gündelik hayatımızı sorgulayan gözlerle incelediğimiz zaman karşılaşabileceğimiz durumlar aslında. Bugün yaşadığınız şehrin merkezine gidip sadece bir tur dolaştığınızda dahi yüzlerce marka, reklam, afiş vb. şeyler görebilirsiniz.Hepsi de size en iyisi, en güzeli ve en arzulananı vaat eder. Bu şekilde size mükemmeller ile kaplı simülasyon bir dünya sunar. Bu simülasyon dünyada ise size gösterilen yemekleri yiyip, gösterilen kıyafetleri giyerek halüsinatif bir mutluluk yakalarsınız. Ardından sahip olduğunuz her şeyin öz anlamını yitirmesinden sonra – örneğin giyindiğiniz şapkanın sizi güneşten korumaktan ziyade sizin “tarzınıza” katkı sağlaması- tüm özlerle birlikte kendi özünüze de duyarsızlaşırsınız. Ardından sosyal medyanın hayatınızı oluşturduğu topluluk içinde yalnız bireyler halinegelir, kalabalık içinde özünüzü kaybedersiniz.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazınız!
Lütfen adınızı giriniz