Michel Foucault ve Bedenin Sınırlandırılması

0
228

 

     Foucault, 20. Yüzyılda yaşamış Cinselliğin Tarihi ve Deliliğin Tarihi adlı kitaplarıyla modern dünyanın insan bakışına dair bir perde aralamış sosyolog, psikolog ve filozoftur. Dönemindeki diğer düşünürlerin aksine, modernite denilen, aydınlanma çağı sonrasında ortaya çıkmış ve insanın ilerlemesini isteyen akımın ancak ve ancak insana karşı kullanılan baskı araçlarında ortaya çıkabilen bir ilerleme olarak görmüştür. Bu baskı araçlarını insan bedenini ve dilini sınırlayan kurumlarda özellikle incelemiştir. İncelediği kurumların başında “Deliliğin Tarihi” isimli kitabının içeriği olan akıl hastaneleri yer almıştır. Bu kitabında akıl hastanelerinin neden kurulduğuna ve akıl hastalarının neden toplumdan uzaklaştırmak için uğraşıldığını incelemiştir. Bu bağlamda tıp ve psikiyatrinin üst-anlatı ve söylemlere dayanırken iktidara her zaman yakın olduğunu ve bu şekilde iktidarın insan bedeni üzerindeki baskısını bilimsel bir yolla sağladığını savunmuştur. Delilerin toplumdan uzaklaştırılmasını da iki duruma bağlamıştır: bunların ilki akılla uyuşmayan her şeyin toplumdan uzaklaştırılması, insanlardan saklanması ve teknoloji-insan kaynaşması sonucunda ortaya çıkan üreten insan modeline uymayan delilerin, toplumda yer almaması gerekliliği. Çünkü üretmeyen ve iktidarın istemediği şekilde düşünen insan, topluma yaralı olamıyordu ve toplumdan uzaklaştırılması gerekiyordu. Ayrıca Foucault bu alandaki normal insan normal vatandaş tanımının da iktidar baskısı ile belirlendiğini savunuyordu.

    Burada bahsini ettiğimiz “söylem” ifadesine de eğilmek istiyorum. Foucault söylemi, kültürel kodların ve toplumsal pratiklerin dile yansıması olarak tanımlıyordu. Dilin sorgulanmayan ve verili kabul edilen bazı ortak kabullerinin olduğunu söylüyordu. Buna basit bir örnek olarak “kız gibi” ifadesini verebiliriz. Derrida isimli düşünür bu konu hakkında daha da ileri gidip şöyle diyordu : “Dil özneyi tamamen öldürmüştür. Artık düşündüğümüzü değil söylediğimizi düşünüyoruz.”. Bu konuya baktığımız zaman bazı yönlerden doğru olduğunu savunabiliriz belki de. Bazı kalıplaşan ifadelerin -örneğin “kız gibi”, “adam gibi”, “nazar değdi” , “yürek” – yaşadığımız toplumda ortak etkiler yaratıp kafada aynı şeyleri canlandırıyorken başka bir toplumda aynı şeyleri yaratmıyor olabilir. Bunu Foucault’ya benzer bir yaklaşımla ele aldığımızda reklamlar ve iktidar söylemlerinde bazı ifadelerin de aynı derecede kalıplaştığını ve aslında bize bir şeyleri satmak ya da ikna etmek için söylendiğini görebiliyoruz. İşin ilginç yanı aslında bunu görmüyor olmamız. Çünkü bu söylemler dilimize ve bedenimize kodlandığı için bunları yaşıyor, düşünüyor, duyuyor ancak fark etmiyoruz.

     İnsan bedeni üzerindeki baskı araçlarına geri dönecek olursak bunu daha da somutlaştırmak istiyorum. Foucault bunu iki gruba ayırıyordu: ilki insanın doğrudan bedeni üzerindeki şekillendirme ve sınırlandırmalar, ikincisi ise insan türünün geneli üzerindeki uygulamalar. İnsan bedeni her türlü sağlık uygulaması, güvenlik kameraları, turnikeler, kimlik kartları vs. ile birlikte her gün kontrol altına alınıp sınırlandırılıyor. Bu şekilde insan ne düşündüklerini söyleyebiliyor ne de istediği gibi hareket edebiliyor diye düşünüyordu Foucault. Ayrıca genom kopyalama, nüfus planlamaları ve cinsel korunma metotları ile de insan türünün genelinde bir baskı kurulduğunu iddia ediyordu.

 

İnsanın durumunu bu derece depresif ve kaybolmuş şekilde incelediğimiz zaman kendimizi gerçekten de kötü hissedebiliyoruz. Tüm bu baskı araçlarına karşı ayakta durma ya da karşı koyma seçeneğimizin olduğunu dahi göremiyoruz. Sadece bize verilen söylemlerle hayatımızda hiçbir söz sahibi olmadan yaşıyoruz. Foucault insanın kendi varlığını koruması için iki farklı direniş mekanizması geliştirmiştir. Bunların ilki bizi yöneten ve çevremizi saran söylemler için karşı söylemler geliştirmek ikincisi ise insanın kendi vücuduna sahip çıkıp kendini bir sanat eseri gibi özgün ve bireysel olarak baştan yaratmasıdır. Bu şekilde düşündüğümüz zaman belki de söylemlerin bizi sardığını fark edip kendimize yeni bir kimlik yaratmak insanın yegâne amacı olmalıdır.

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazınız!
Lütfen adınızı giriniz